Adnan Menderes’i Anma Programı

Bu anlamlı buluşmayı her yıl, burada, Anıtmezar’da organize eden İçişleri Bakanlığımıza ve İstanbul Valiliğimize teşekkür etmek istiyorum.

27 Mayıs darbesi sonucunda şehit edilen ve üzerinden geçen bunca yıla rağmen milletin gönlündeki yerini muhafaza eden şehit başbakanımız Adnan Menderes’e,  Bakanlarımız Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’a Allah’tan rahmet diliyorum. Bu süreçte bedel ödeyen ancak milli irade noktasındaki duruşundan kesinlikle vazgeçmeyen dedem merhum Tevfik İleri’nin de içinde bulunduğu tüm büyüklerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhları şad olsun.

Bizler bu büyüklerimizi mağdurlar olarak değil, milletimizin demokrasi yolculuğunun taşlarını döşeyen muzaffer siyasetçiler olarak yad ediyoruz.

Zira bu büyükler ortaya koydukları mücadele ile bu milletin demokrasi aşkının ete kemiğe bürünmüş hali olarak öne çıkmış ve demokrasi mücadelemizin önünü açmış olan kahramanlardır.

Şükürler olsun ki, 1950’de başlayan bu yürüyüş ile bugün, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde birçok sınamayı, birçok tuzağı aşmış ve nihayet milli egemenliğin kayıtsız, şartsız ve tartışmasız olarak üstün tutulduğu, siyaset kurumunun kıyılarda köşelerde değil, tam olarak memleket yönetiminin merkezinde konumlandığı bir Türkiye ayağa kalkmış vaziyettedir.

Türkiye, özellikle AK Parti iktidarı döneminde ortaya koyduğu gelişime paralel olarak, darbeler tarihi ile yüzleşmek noktasında da önemli bir mesafe aldı.

27 Mayıs darbesinin millete zorla bayram olarak kutlatıldığı günlerden, Cumhurbaşkanımızın ve yönetici kadrolarımızın çabaları ile artık Yassıada hukuk tiyatrosunun yok sayıldığı, darbeden mesul olan zihniyetin dahi “darbeler kötüdür” demek zorunda kaldığı bir Türkiye’ye, şükürler olsun,  ulaştık.

Ancak, bu anlamda daha gidilmesi gereken yol, yapılması gereken muhasebeler var diye de düşünüyorum.

Darbeler esasen belirli süreçlerin sadece nihai sonuçlarıdır. Millet iradesini kabullenmeyen, tepeden bakmacı, nefret odaklı bir zihniyetin en fiili şekilde dışa yansımalarıdır. Bu ülkede darbeler süreci bitmiş olsa dahi, birlik ve beraberlik ihtiyacında olduğumuz günlerde bu tepeden bakmacı zihniyetin yeri geldiğinde ortaya koyduğu siyaset anlayışıyla, yeri geldiğinde toplumun geniş kesimlerini ötekileştirici duruşuyla siyasetimizi ve gündelik yaşamlarımızı zehirleme ve bu milletin moralini bozmaya yeltenme potansiyeli vardır.

Dolayısıyla darbeleri ve sonuçlarını konuştuğumuz kadar darbelere giden yolun taşlarını döşeyenleri ve bunların zihniyetlerini de konuşmalıyız.

Darbelerin arkasındaki ruh ve karakter halini net olarak anlamak demokrasiye gönülden inanmış bizler için tabi ki oldukça zor. Ancak gördüklerimizden bazı ipuçları çıkarıyoruz: bu zihniyetin yolcuları kendilerini çok önemli görmek, başkalarına her daim tepeden bakmak, kendinden farklı düşünenlerden nefret etmek, o düşünceleri ortadan kaldırmak noktasında gerekirse devlet nizamını tanımamak gibi antidemokratik refleksler, sorunlu psikolojiler ve karakter zafiyetlerine sahipler maalesef.

Unutmayalım: Türkiye, iddiası olan, tarihi misyonu ve vizyonu olan büyük bir ülke.  Bu millet, dünyanın şu zorlu sürecinde Türkiye Yüzyılı anlayışıyla sadece büyük Türkiye değil, aynı zamanda “Daha Adil Bir Dünya” hedefiyle hareket eden büyük bir millet.

Hepimiz gayet net biliyoruz ki, bu hedeflerin başarılması tabi ki doğru icraatlerin doğru zamanda hayata geçirilmesine bağlı. Ancak bunun da ötesinde iç cephenin her daim tahkim edilmesi için demokrasiyi hazmetmekte sıkıntı yaşayan bu zihniyetle de mücadelemiz devam etmeli,  demokratik ilkelere siyasetimizin görüş fark etmeksizin tüm aktörleri koşulsuz şartsız sahip çıkmalıdır.

Bugün burada, darbe sürecinin hedef aldığı bir devlet adamının bir torunu olarak, darbe sürecinin hedefinde yer almış bir ailenin bir ferdi olarak ve tabii bir siyasetçi olarak bulunuyorum. Bu kimliğimle şunu ifade etmek istiyorum:

İşte bahsettiğimiz bu zihniyet, maalesef 27 Mayıs darbe sürecinde kendini bazı sözde aydınların ve taraflı basının söylemlerinde belli etmiştir. Daha da üzücüsü,  dönemin muhalefet partisi CHP’nin takip ettiği siyaset tarzında da bu zihniyeti çok net bir şekilde görmekteyiz. Dönemin muhalefeti ortaya koyduğu yıkıcı nefret siyaseti ile memleketin kalkınma sürecine katkıda bulunmadığı gibi, darbe sürecine giden yolda ve darbeyi takip eden yargılama sürecinde, menfi etki ortaya koymuş ve hatta yönlendirici olmuştur. Yapılan her işe, hayata geçirilen her projeye, doğru yanlış dinlemeden, karşı çıkmış, yeri geldiğinde meclis kürsüsünden  “şartlar tamam olursa ihtilal meşru olur” gibi talihsiz söylemleri dillendirmiştir. Gençlik kolları, vekilleri tezvirat çalışmalarında ve sokakları karıştırmak noktasında önemli rol almış ve maalesef dönemin muhalefet genel başkanı darbecileri ”hayırlı bir iş yaptınız” diyerek adeta kutlamıştır.

Bakınız, iktidarlar eleştirilebilir. Tüm atılımları ve hizmetlerine karşın, Demokrat Parti iktidarından da memnun olmayanlar olmuş olabilir ve vardır da. Ancak hiçbir gerekçe, hiçbir eleştiri,  seçimlere aylar kala bütün devlet sorumlularını silah zoru ile indirilip, bir koca kadronun vatan haini ilan edildiği, bir başbakanın ve iki bakanın idam edildiği bir sürecin dolaylı dolaysız içinde olma ve yıllar boyu bu şehitler hakkında tezvirat yapma günahının üstünü örtemez.

Amaç hiçbir zaman “hesap sorma” değildir. Ve olamaz da. Ancak doğru tespitleri yapmak, bazı beklentileri dile getirmek durumundayız. Zira bizler biliyoruz ki, demokratik bir sistem, ancak ve ancak tüm aktörlerin sistemi gerçek anlamda kabul ettiği bir noktada etkin olabilir. Bir muhalefet anlayışı da ancak ve ancak meşru siyasetin çerçevesinde hareket ettiği ve nefret çukuruna düşmediği sürece faydalı olabilir.

Bu ülkede darbeler sürecinin tarihin tozlu raflarına kalktığını hepimiz biliyoruz. Ancak muhalefet siyasetini düşmanlıkla, hamasetle yapmak, kendisi gibi düşünmeyene nefret beslemek, devlet nizamına meydan okumak devri de artık kapanmalıdır.

Bakınız, 27 Mayıs’a giden süreçte siyasi faaliyetlerini “Bahar Taarruzu” diye isimlendiren bir parti, bugünlerde dahi çalışmalarını “büyük taarruza” ve  “kurtuluş savaşı” na benzetiyorsa, o günlerde “kıyma makinesi” yalanlarını yayanlar bugünlerde sokak çağrılarında bulunuyorsa, o günlerde Demokrat Parti iktidarının daha 3. ayında memleketin uçuruma gittiğini söyleyenler bugün de karanlık tünellerden bahsediyorsa,  toplum olarak ciddi bir şekilde konuya eğilmeliyiz diye düşünüyorum.

Tekrar ve tekrar ortaya koymamız lazım:

Bu ülkenin siyasetinde farklı fikirler, farklı görüşler vardır ancak düşmanlık olamaz. Bu ülkenin siyasetinde mücadele vardır ancak taarruz olamaz. Bu ülkenin siyasetinde eleştiri vardır, protesto vardır, ancak sokak çağrıları, boykot çağrıları, vatandaşa hakaret, polis memurunun üzerine araç sürmek, mahkeme kararını tanımamak, olamaz.

Her daim söylediğimiz gibi: siyaset “azim” ve “hazım” işidir. Siyaset “bir taraftan mücadele ama diğer taraftan müzakere” sürecidir.

Bizim verdiğimiz mücadele, büyük tabloda evet kalkınma mücadelesidir, evet ilerleme mücadelesidir, ama bence her şeyin ötesinde memleketimizi bu arkaik muhalefet anlayışından kurtarma mücadelesidir. Burada tabii, en önemli ödevin günümüz CHP yönetiminde olduğu inancındayım. 27 Mayıs gerçeği ile yüzleşmek, gerekli muhasebeyi yapmak ve o korkunç süreçteki dahilinden dolayı bu milletten özür dilemek, halen devam ettiğini gördüğümüz bazı reflekslerden kurtulmak noktasında önemli bir ilk adım olacaktır kanaatindeyim. Bu duygu ve düşüncelerle, hepinizi tekrar saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Burada yatan demokrasi şehitlerimize, bu millet için toprağa düşmüş tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.